İş Hayatı
İlkokulda sormaya başlıyorlar “Büyüyünce ne olacaksın?” diye. Şimdiden bir anket yapılsa ve 7-10 yaşları arasındaki 100.00 çocuğa sorsalar bu soruyu. Daha sonra da 20 sene sonra baksak o çocuklar ne olmuş diye. Eğer o cevapların %10 u bile gerçekleşse şuan doktor ve mühendis ihraç ediyor olmamız lazım yurt dışına. Ben hiç duymadım büyüyünce asgari ücretle çalışan biri olcam diyen bir çocuğu. Aynı şekilde hiç bir aile çocuğuna yakıştıramıyor mühendislikten, avukatlıktan başkasını.
Kısa bir süre de olsa öğretmenlik yaptım. Veli toplantısında velilere “çocuğunuzun bilgisayara ilgisi var” dediğimde, hepsi çocuğuna Bill Gates ya da Steve Jobs gözüyle bakıyor. Halbuki benim orda demek istediğim çocuk oyun oynamakta çok başarılı, sınıftaki en yüksek puanlar ona ait.
Neyse farzedelim ki iyi kötü bir işe girdik, peki şimdi ne olacak. Bu sefer de maaş ne zaman artacak, sigorta asgariden mi yatıyor, beni niye toplantıya çağırmadılar telaşesi başlıyor. Kısacık iş hayatımda bazı konulara takıldım açıkcası. Örneğin;
Seni Yetiştireceğiz: Bu lafı her duyan genç ağzı kulaklarında ayrılır o gün işten. Eve gittiğinde ya da arkadaşlarıyla buluştuğunda iştahla anlatır. Beni yetiştirecekler, şirketin kemik kadrosuna katılacağım, vazgeçilmez olacağım vs. Bu isteği göre işveren de biner tabi tepenize. Sen bizim adamımızsın, aslansın, kaplansın. Eve kaçta girip çıktığınızı unutursunuz, lanetler okumaya başlarsınız bir süre sonra. Ben mi kurtarıcam burayı, biraz da onlar çalışsın derken bi bakmışsınız ayrılık çanları çalıyor.
Patron Seni Yönetici Asistanı Yapacak: Yürüyen sekreterin iş dünyasındaki adı. Afilli sıfatlar, büyük adamların yanında gezinmek bi hava katmıyor değil. Yaptığınız iş ne? Ahmet bey yarın şurda toplantı var, Hasan bey misafiriniz gelecek bugün.. Bir süre sonra ne oluyor? Mehmet bey kahveniz nasıl olsun, Hasan bey çay tek şeker miydi? Yönetici asistanlığı yerine patronun günlük ihtiyaçlarını gideren 3. bir kol halini alıyor. Tabi ilerde de bu nasıl çay, hani toplantı yoktu bugün fırçaları ile birlikte kendinizi masabaşı sekreterlikte bulabilirsiniz.
Şimdilik 2 tane ile sınırlayalım. Ama iş hayatı öyle kolay kolay bitecek bir konu değil. Artık yaşayarak öğreneceğiz. Kimse babasının hayrına kimseye maaş, statü vermiyor. Bunu düşünerek adım atmak lazım.
Çalgı Çengi
Fragmanı ile ortalığı kasıp kavurmuştu. Madem o kadar komik izleyelim dedik biz de. Başrollerini daha önce ne gördüğüm ne de duyduğum Murat Cemcir ile Ahmet Kural oynuyor. 2011 yılının ilk aylarında vizyona girmesine rağmen torente düşmesi Haziran’ ı buldu.
Filmin hikayesi diye birşey anlatamayacağım. Öyle sizi alıp götüren ya da gülmekten kırıp geçiren bir yapısı yok. Ama elemanların tipler, konuşma şekli özlü sözler ara ara koparmaya yetiyor. Hepi topu 87 dakika film. Bu kadar kısa sürede daha iyisini beklemek ayıp olurdu zaten. Filmde masraf yok, görsel tema yok, pahalı oyuncu yok. Bence filmi sempatik yapan öğelerden biri de bu. Bir diğeri de yöresel özellikler. Elemanlar gerçekten Ankaralı’ mı bilmiyorum ama gayet başarılılardı. Yöresel filmde başarı istiyorsan bunu sağlamak zorundasın zaten. Mesela karadeniz filmlerinde sırf popüler olsun diye bilindik oyuncuları oynatıyorlar ondan sonra yok celdim, yok cittum. Domatesin bile doğalını, katkısız olanını almaya özen gösteriyoruz film konusunda da bu ornijallik önemli bence.
Neyse konuyu daha fazla dağıtmadan sonlandıralım. Toplanın 3 5 kişi açın filminizi hem muhabbet edin hem izleyin. Zaten bittiğini anlamazsınız bile.
Kukla
Uzunca bir sürenin ardından nihayet bitirdim bu kitabı. Aslında çok hevesli başlamıştım okumaya ama iş, güç, çoluk, çocuk derken bir türlü bitirememiştim. Ahmet Ümit yine şaşırtmadı beni. Kitabın yarısına kadar gayet güzel heyecan verici sizi içine çeken bir kitap. Ama sayfalar azaldıkça kurtlar vadisi kısmı başlıyor. Hadi canım sen de dediğiniz kısımlar geliyor.
Gazeteci Adnan bey ve üvey kardeşi Doğan arasında geçiyor olay. Bu Doğan ülkücü bir arkadaş. Geçmişte yaptıkları, arkadaşlarıyla olan ilişkileri vs. Doğan ölüyor ve bi şekilde üvey abisi bu ölüm olayını araştırmaya başlıyor. Bu araştırma kısmı, bağlantıların kurulması gerçekten çok güzel işlenmiş. Ama okurken acaba nasıl bağlayacaklar diye içinizden geçirdiğiniz an ileri görüşlülüğü ön plana çıkıyor Ahmet Ümit’in ve. Alaattin’in cini misali pat diye biri diğerinin halası çıkıyor, aslında kitabın başında Doğan olan kişi Yalvaç oluyor. İşte paralar sahte, pasaportlar geçersiz falan. Böyle Lost dizisinin finali gibi.
Ama dediğim gibi kurgu, sürükleyicilik iyi kitapta. Şu devirde polisiye yazan Türk yazar bulmak zaten zor. Adamı küstürmeyelim. Okuyun, ilk elinize aldığınız gibi bitirmezseniz sorun yok. Kitap kırk bölüm, günde 3-4 bölüm okursanız yaklaşık bir hafta çok tat alarak okursunuz. Geri kalanı da kendiniz tamamlarsınız.
Halk
Bu aralar çok fazla ilgilenemiyorum siteyle. Ancak bu ağır yükün altına giren kadim dostumdan bahsedeceğim sizlere biraz. Adı bir king gecesinde küllerinden doğup açıkara sonuncuyken oyunu birinci bitirmesinden sonra “halk” olarak kaldı. Tabi bu kadar basit değil bu isim olayı. Üzerindeki baskın, yapılan şakalar, geçilen dalgalar. Yazarak anlatılacak bir hikaye değil bir ara dinlemeniz lazım.
Adamımız halen okulunu bitirme çabasında. Bir sene uzatmasına rağmen, sanki iki sene erken bitiriyor havasında. Yeri geliyor sınav akşamı film izler, yeri gelir ödev akşamı counter oynar, yeri gelir final zamanı çıtırda kahvaltı yapar. Final zamanı derken yanlış anlamayın. 20-25 Mayıs final zamanı değil. 09:40, 410 dersinin finali var bizim halk nerede çıtırda kahvaltı yapıyor.
Okul konusundaki rahatlığının dışında, günlük yaşamında da bunu uyguluyor kendisi. Bazen acaba öldümü diye baktığımda uykusunun 18. saatini doldurduğu anlıyorum. Ya da yarın sabah erken kalkacam diye 8 tane alarm kurmasına rağmen(bunların hepsini beşer dakika ara ile kuruyor) yine uyanmayıp, hepsini ayrı ayrı iptal edip uykusuna devam edebiliyor.
Tam bir maceraperesttir adamımız. Bir manzara gördü mü, hafif bir rüzgar hissette mi, küçük bir tırtılıl ağaca tırmanışı, ya da bir kaplumbağanın yoldan karşıya geçişi.. Bunlarla karşılaştı mı affetme şansı yok, oturur izler, kulağında kulaklığı elinde kahvesi, ağzında kürdanı? Redkit misali, dumana karşı, doğayla iç içe..
Son olarak bir yeteneğinden bahsedeceğim. Salata konusunda repertuarı inanılmaz geniştir. Akdenizin mavisini, egenin yeşilini, karadenizin yağmurunu, doğunun hırçın kışını bir anda karşınıza sunar. Markette ne kadar alınmamış, rağbet görmeyen kenarda kalmış ürün varsa alır, harikalar yaratır.
Bir seri olması ümidiyle başladığım yazıma şimdilik son veriyorum. Ama devamı kesinlikle gelecek. Dile kolay “halk” bu.
Sweet November
Sweet November insanı hayran bırakan harika bir film, müthiş bir aşk hikayesi ve dram. Çok nadiren bir filme bu kadar övgü yağdırabilirim. Demekki beni derinden etkilemeyi başarmış ya da şu an filmi izlememin hemen ardından yazımı yazdığım için tesiri hala sürmekte. Filmi bu kadar beğenmemin birkaç sebebi var. Bunların başlıcaları; Charlize Theron’un başrolu oynaması, filmin San Francisco’da çekilmesi, güzel bir hikayeye sahip olması ve tabi Enya’nın şarkısı.
Charlize Theron güzelliğiyle, oyunculuğuyla ve sevimli karakteriyle gönüllerde taht kurmayı başarıyor. San Fransisco ise bu film için sanki biçilmiş kaftan. Şehrin hem modern binaların, gökdelenlerin hem de hem de daha basit alçak katlı evlerin oluşturduğu çok yönlü bir yapısı var. Ayrıca okyanus kenarında olması ve ikliminin kasım ayında bile 15 derece civarında seyretmesi benim bu şehre hayran olmama bir diğer sebep.
Gelelim hikayeye. Nelson (Keanu Reeves) reklamcılık sektöründe çalışan kendisini işine adamış çok başarılı ama egosuda bir o kadar yüksek biri. Bir gün ehliyet için girdiği bir testte Sara (Charlize Theron) ile karşılaşır. Sara da değişik bir tarzı olan, rahat, özgür, ‘hayatın anlamını çözdüm’ havalarında takılan çekici bir bayan. Bunların ilk tanışması tartışmayla başlar ve sonra aşık olurlar. Burada kendime “bir kadın bir erkeğe hatta egosu zirvelerde dolaşan bir erkeğe bile herşeyi yaptırabilir mi” sorusunu sormadan geçemedim. Sanırım şarkıda da dediği gibi yolun seni nereye götürdüğünü kim söyleyebilirki. Bir bakmışsın “I live for one thing: to love you” deme seviyesine kadar gelmişsin.
Gayet klasik bir hikaye gibi gözükse de filmi izledikçe farklılaştığını anlıyorsunuz. Bu arada Charlize Theron’un oyunculuğunu oldukça beğenirken Keanu Reeves’in biraz odun gibi durduğunu söylemeden geçemiyeceğim. Bunun da filmin Matrix serisinin arasına denk geldğinden tahmin ediyorum. Son olarak filmin aralarında geçen Enya’nın “Only Time” şarkısının sözlerine de bir kere bakmaya değer.
Enough for the Alcatraz
“Escape From Alcatraz” yakın zamanda izlediğim Alcatraz hapisanesiyle alakalı ikinci film. Alcatraz oldukça meşhur ve Amerika tarihinde önemli bir yere sahip. 1963 yılına kadar federal hapisene olarak kullanılan ada 70’lerden sonra turistik ve eğlence amaçlı kullanılmaya başlanmış. Böylece Alcatraz ile alakalı birçok film çekmeye başlamışlar.
Alcatraz ile ilgili bu kadar ön bilgi verdikten sonra Escape From Alcatraz filmiyle ilgili konuşabiliriz. Clint Eastwood’un başrolunu oynadığı film 79 yapımı. Günümüzün hapishane filmlerinin ve dizilerinin babası diyebileceğimiz kadar eski bir film mi bilmiyorum ama benim izlediğim hapishane filmlerinden en eski yapım bu. Yeni nesil hapishane filmlerinin bu filmden ne kadar çok etkilendiği bariz bir biçimde görülüyor. Kahramanımız Clint Eastwood süper zeki bir mahkum ve kafasını kullanarak kısa zamanda güzel bir plan yapıp daha önce kimsenin kaçmayı başaramadığı meşhur Alcatraz’dan kaçmayı başarıyor. Şu an bana spoiler verdiğim için kızamazsınız çünkü filmin ismi zaten en büyük spoilerı vermiş durumda.
Escape From Alcatraz’dan sonra çekilmiş birçok hapishane filmi izlediğim için bu filmin beni çok tatmin ettiğini söyleyemem. Filmin süresi kısa olduğu için fazla detaylara inilmemiş, bu da filme hayran kalmamızı sağlayacak ince planların, zekice ayrıntıların olmamasına yol açmış. Fakat yukarıda da söylediğim gibi yine de günümüzün hapishane filmlerine büyük ölçüde model olabilmiş bir film.