Category Archives: İzledim

Enough for the Alcatraz

“Escape From Alcatraz” yakın zamanda izlediğim Alcatraz hapisanesiyle alakalı ikinci film. Alcatraz oldukça meşhur ve Amerika tarihinde önemli bir yere sahip. 1963 yılına kadar federal hapisene olarak kullanılan ada 70’lerden sonra turistik ve eğlence amaçlı kullanılmaya başlanmış. Böylece Alcatraz ile alakalı birçok film çekmeye başlamışlar.

Alcatraz ile ilgili bu kadar ön bilgi verdikten sonra Escape From Alcatraz filmiyle ilgili konuşabiliriz. Clint Eastwood’un başrolunu oynadığı film 79 yapımı. Günümüzün hapishane filmlerinin ve dizilerinin babası diyebileceğimiz kadar eski bir film mi bilmiyorum ama benim izlediğim hapishane filmlerinden en eski yapım bu. Yeni nesil hapishane filmlerinin bu filmden ne kadar çok etkilendiği bariz bir biçimde görülüyor. Kahramanımız Clint Eastwood süper zeki bir mahkum ve kafasını kullanarak kısa zamanda güzel bir plan yapıp daha önce kimsenin kaçmayı başaramadığı meşhur Alcatraz’dan kaçmayı başarıyor. Şu an bana spoiler verdiğim için kızamazsınız çünkü filmin ismi zaten en büyük spoilerı vermiş durumda.

Escape From Alcatraz’dan sonra çekilmiş birçok hapishane filmi izlediğim için bu filmin beni çok tatmin ettiğini söyleyemem. Filmin süresi kısa olduğu için fazla detaylara inilmemiş, bu da filme hayran kalmamızı sağlayacak ince planların, zekice ayrıntıların olmamasına yol açmış. Fakat yukarıda da söylediğim gibi yine de günümüzün hapishane filmlerine büyük ölçüde model olabilmiş bir film.

 

Unknown

Sıradan bir aksiyon, kovalama, kaçma ve son derece klasik sahnelerin bulunduğu standart bir Hollywood filmi gibi gözükebilir fakat bu filmi çok farklı kılan onun seneryosu. Film sizi şaşırtmaya daha en başından başlıyor. Başrol kahramanımız Liam Neeson’ı ve filmin afişini gördüğünüzde onu bir ajan veya polis gibi hayal ediyorsunuz fakat karakter bir bitki bilimci, akademik bir insan olarak karşınıza çıkıyor. Filmin başındaki bir çantayla biraz acemice de olsa bir gizem yaratıp izleyicilerde merak uyandırılmaya başlanıyor. Giderek heycanınızı arttırmayı ve tüm dikkatinizi vermenizi çok güzel sağlıyor. Siz sürekli beyninizi çalıştırıp olayların olabilirlğini hazmetmeye çalışırken bir yandan da film için bir son düşünmeye zorluyorsunuz kendinizi fakat işler ciddi manada karmaşık olduğu için filmin sonunu tahmin etmeniz hatta kendi sonunuzu uydurmanız bile neredeyse imkansız. Size düşen heycanla beklemek ve kendinizi hikayeye ve müthiş kurguya teslim etmek.

Gelelim filmin yazarları ve yönetmenlerine. İlk dikkatimi çeken, olayın bir fransız yazarın romanından uyarlanması. Müthiş hikayesinden dolayı zekasına teşekkür etmek lazım. Tabi screenplay yazarlarını da unutmamak gerek. Sinemaya uyarlanması ve müthiş kurgusuyla beğeniyi topladılar. Fakat yönetmen için pek övgü dolu sözler sarfedemiyeceğim. Çok  kalsik aksiyon sahneleri ve bazı  basit ve ucuz numaralarla ve bir filmde artık görmek istemediğimiz sahneleri önümüze koymasıyla ara ara canınızı sıkabilir. Üstelik Katalan yönetmenin, filminde Türkleri kullanmadan önce onlar hakkında çok daha fazla şey bilmesi gerek.

Özetle film hikayesiyle, kurgusuyla merakınızı sürekli diri tutmasıyla ve tahmin edemiyeceğiniz sonuyla izlenmesi gereken bir film.

 

Murder in the First

Öncelikle şunu söyleyeyim, altyazıdan dolayı filmi iki günde izledim. Adam gibi bir altyazı bulamadık bir türlü. Bi ara ingilizce altyazı ile izlemeyi bile denedik ama bizim 15 yıldır öğrendiğimizin ingilizce olmadığına karar verdik. Filmi indirirken fps (frame per second) özelliğine dikkat edin ve 23,976 olanını bulmaya çalışın. Şimdi filme geçebiliriz.

1995 yapımı yaşanmış bir hikayeyi anlatan hapishane filmi. Hikaye meşhur Alcatraz hapishanesinde geçiyor. Kötü bir üne sahip olan bu hapishaneyi insanlara daha şirin göstermek için tek suçu 5 dolar çalmak olan bir adamı da buraya gönderiyorlar. Sadece azılı katilleri değil herkesi bu hapishaneye koyabilir imajı vermek için. Ne oluyorsa bu arkadaşın kaçış girişiminde bulunmasıyla oluyor. Yakalanıyor tabi ve soluğu hücrede alıyor. 3 sene boyunca yılda sadece yarım saat güneş ışığı.

Bu durumu o kadar güzel oynamış ki Kevin Bacon, sanki yaşanmış hikayede de o çekmiş o kahırı. İzlerken vah yavrum, talihsiz kuzum nidaları yükselecekti az daha.

Hücreden çıkartıldığı gün kendini satan oda arkadaşını öldürüyor, tabi sonuç yine hücre ve idam. Asıl olay da bu idam kararı ve mahkuma devlet tarafından atanan ilk davasını kazanma aşkı ile yanıp tutuşan avukatla başlıyor. dava süreci, kanıtlar, sanıklar derken idam kalkıyor ve 10 senelik hapise karar veriliyor. Tabi bu hapsi nerede çekecek yine Alcatraz.

Filmin en güzel yeri ise son sahnede Bacon’un hapishane müdürüne söylediği “action-reaction” cümlesi. Film boyunca daha çarpıcı bir son bekliyorduk ama bu da yetti.

Unknown

Aslında bu filmin değerlendirmesini yapmak için sayın “halk” a çok büyük ricalarda bulundum ama yoğunluğundan dolayı bu görevi bana devretti üstat. Film 2011 yapımı ve adam gibi görüntü kalitesi ile internete bu hafta düştü. Hemen izledik tabi. Başrolde tanıdık bir isim; Liam Neeson. Onun olduğu yerde suçun ve aksiyonun olmama ihtimali yok tabi. Film baştan sona kadar tam bir kurgu. Arada böyle yönetmenin bi eksiğini bulduğunuzu düşünüyorsunuz, “ya öle iş mi olur ne kadar saçma diyorsunuz” ama aradan 5 dakika geçmiyor ki az önce saçma dediğiniz olay on numara bir planın parçası olsun. Filmde bunu çok yaşadık. Neyin gerçek neyin üçkağıt olduğunun peşine çok düştük ama hep avcumuzu yaladık.

Film Liam Neeson’ nın Almanya’ya gelmesiyle başlıyor. Filmin neresininden bahsedeyim bilemedim. Çünkü birbirinden ayrılıp anlatılacak bir kısmı yok. Liam Neeson bir trafik kazası geçiriyor, bazı şeyleri unutuyor. Ya bundan çok izledik demeyin sakın. Öyle daha önce izlediğimiz basit bir hafıza kaybı hikayesi değil.

Ayrıca filmin çoğu bölümünde Türkçe diyaloglar duyacaksınız. Konu Almanya da geçtiği için sağolsunlar bizi unutmamışlar. Bi yerde “zaten çok uzun sürmüyor” diyerek ufak bi aşağılamada bulunuyorlar ama Almanya’daki Türkler öyle diyerek kapattık biz konuyu.

İlk kısımda dediğim gibi filmde birşeyleri birleştirmeyi ya da hata aramayı sakın denemeyin. Herşey kendiliğinden birleşiyor. Bizim gibi o nerden çıktı, bu nereye girdi hesabı yaparsanız kafanız bulanır.

Çıtayı çok yükseltti bu film, bir daha bu kadar güzeli denk gelir mi bilmiyorum ama bunun gibisine rastlamak ümidiyle izlemeye devam.

Romper Stomper

1992 yapımı bir film. Russell Crowe’ un kendini farkettirdiği film olarak da konuşulmaktadır. Hakikaten fark edilmeyecek gibi değil. Bizim bildiğimiz aile babası, çocuk sevdalısı, vatan kurtaran adam gitmiş yerine kendi grubundan hariç herkesten nefret eden bir nazi gelmiş. Yaptıklarını görseniz kınarsınız. Artık meşur olucam diye mi yoksa sanat için herşeyi yaparım mantığıyla mı bu rolü kabul etmiş bilmiyorum ama filmde şunu gördük; bir piskopatı da oynayabiliyormuş kendisi. Fena mı olmuş? Aslında çeşit açısından iyi olmuş. Russell Crowe deyince akla hemen ezik, mağdur bir tip geliyordu. Bu film ne kadar eski de olsa böyle düşünmeme engel olacaktır.

Biraz da filmden bahsedeyim. Kendi mahallelerindeki çekik gözlülerle alıp veremedikleri var. Nerde görseler kıstırıyorlar köşeye. Ama son gülen iyi gülüyor. Çekirge misali toplanıyor çekik gençlik ve o mahalleyi dar ediyorlar Russell Crowe ve çetesine. Film bu kaçışın ve bu süreçteki grup içi çatışmaların hikayesi. Bu kadar büyük bir oyuncunun çıkış yaptığı film olarak adlandırılan bu filmi izlemek gerekir diye düşünüyorum. Ha bir yerde karşımıza çıkar mı? KPSS de sorarlar mı bilmiyorum ama, yeri gelir şeklinizi koyarsınız.

Nattevagten

1994 yapımı Danimarka filmi kendisi. Korku,gizem olayı vermeye çalışmışlar. Dönem dönem müziğin de katkısıyla bunu başardılar. Sarıldığı yastıkla bir bütün olduğunu gördüm bir arkadaşın. Film her ne kadar gerilim yaratmaya çalışsa da gülmekten öldürdüğü bir kaç an da oldu. Filmde Jens rolünü oynayan arkadaş tam bir fırlama. İşi gücü diğer elemanla uğraşmak. Diğer elemanın morgda gece bekçişi olduğunu söylersek ne tür fırlamalıklar döndüğünü az çok tahmin edersiniz.

Avrupa filmleri hakkında ünlü sinema eleştirmenimiz sayın “halk” güzel bir yazı paylaştı. Bu film tam da o yazıyı destekler nitelikte. Arada kötü örnekler çıksa da avrupaya şans vermeye yılmadan devam etme taraftarıyım. Eski de olsa izlenmesi keyif verecek bir film. Son sahnesi yüzünden yüzümde hala bir tebessüm var. Eminim sizde de kalacaktır o tebessüm.