The Shield 2

Son bölümünü az önce izledim, hemen yazayım dedim. Bu diziyle ilgili bir önceki yazımda şu ana kadar umarım sonu hayal kırıklığı yaratmaz demiştim. Öyle de olmadı. Bizdeki gibi sırf seyirciyi mutlu etmek için dizinin baş karakterinin istediği gibi bitmedi dizi. Biraz spoiler veriyorum gibi ama olsun hakediyor dizi.

Son sezon işleri sonuca bağlama olaylarını içeriyor. 7 sezon boyunca rol alan hemen herkesin ilk bölümdeki halini düşünerek son bölüme kadar neler elde ettiğini düşündürüyor size. Tabi acaba Vic’ e ne oldu diyeceksiniz. Açıkcası izlemeden ne kadar okusanız boş. Çünkü oyunculuk çok şey katmış diziye. Tamam adam en yakın arkadaşına yapılmaması gereken bir hareket yapıyor ama bunu o mimik ve jestlerle izlediğiniz zaman sanki siz de o karakolun bir parçasıymış gibi oluyor.

Fazla vakit geçirmeden izleyin derim. Behzat Ç.’miş, Ahmet D.’miş hepsinin hikaye olduğunu, her dizide olduğu gibi bu tarz dizide de 8 gömlek geriden geldiğimizi anlayacaksınız.

Bu da bitti, sırada hangi dizi olur bilemiyorum ama çıta çok yükseldi. Beklentiyi düşürmek için Bez Bebek izleyebilirim bir süre.

Narc

2002 yapımı bir polisiye filmi. Filmde oynayan bütün oyuncuları (bakkala giren çocuğu dahil) ilk defa gördüm. Bir daha da göreceğimi zannetmiyorum açıkcası.

Kısaca filmden bahsedeyim. Zaten istesem de uzun bahsedemem, çok sıradan bir konusu var. Bir polis öldürülüyor, ölen polisin ortağı ve eski bir polis bunu araştırıyor. Bu araştırma yapılırken farklı senaryolar üretiyorlar tabi. İşte bu filmin en sıkıcı kısmı. Mesela polisi çete elemanlarının öldürdüğünü varsayıyorlar. Hooop hemen o sahne geliyor, polisi ortağının öldürdüğünü varsayıyorlar hop hemen o sahne,  yok yok eceliyle ölmüştür diyorlar hemen onun için de çekilmiş bölüm geliyor. Aynı bölümü tekrar tekrar izliyosunuz yani. En sonda da aman Allah’ım diyeceğiniz bir son yok.

Şu konuda garanti veriyorum. Filmi izlemeye başlayan kişi sayısı ile bitiren kişi sayısı aynı olmayacaktır. Uyuyan, izlemekten vazgeçen, ya da filmi değiştiren olacaktır. Yine de sanata saygım var izleyeceğim diyorsanız. İyi seyirler.

The Shield

Genelde izlediğim filmden sonra ya da okuduğum kitaptan sonra yazardım ama dayanamadım diyebilirim. 2002 de başlayıp 7 sezon süren bir polisiye dizisi. Bizim arka sokaklar gibi değil tabi. Gavur yaptımı gerçekten kaliteli yapıyor. Başrolde ilk defa bu dizide izledim Michael Chiklis bulunuyor. Dizideki karakteri ise Vic Mackey.

Vic özel bir timin başında. Timin temel olayı bulundukları bölgedeki çeteler. Bu çeteleri kontrol altında tutmak için genelde kötü polis oluyorlar. Devamlı birilerini yeni çete lideri yapıp, eski lidesi ispiyonlattırıyorlar. Tabi bu bi yerden sonra kabak tadı veriyor. Ama bu durumlar dizinin çok küçük bir parçası olduğu için çok da canınızı sıkmıyor. Şuan 6. sezonu bitirmek üzereyim. Tim yavaş yavaş dağılmaya başladı. Bu zamana kadar çok badireler atlattılar, ama artık atlatamayacakları durumlar var gibi. Dizinin sonunda mutlu son olmayacak gibi. Elimden geldiğince hızlı izlemeye çalışıyorum ama yapcak birşey yok. Bi bölüm 45 dakika. Hafta içi iş güç derken sadece haftasonlarına kalıyor. İnşallah bir sonraki haftaya biter de ben de rahatlarım, dizinin nasıl bittiğini görüp.

Ayrıca belirtmeden edemicem dizinin bir sezonunda Forest Whitaker rol alıyor. Timi araştıran içişlerinden bir teğmeni oynuyor. Arkadaş nasıl bir rol yeteneği öyle. Zaten oyunculuğu ispatlanmış bir oyuncu, oscarını almış kafası rahat. Çok acayip tat katmış diziye. 15 bölüm falan kaldı, şu ana kadarki performansa oranla bir son olursa efsane olur.

Çakallarla Dans

Şevket Çoruh,  Cengiz Küçükayvaz,  Sümer Tilmaç,  Tuba Ünsal,  Ceyhun Yılmaz,  Murat Akkoyunlu,  Erdal Tosun gibi tanınmış oyuncuların oynadığı Murat Şeker’in yönettiği 2010 yapımı komedi filmi. Böyle bir filmin varlığını televizyonda görmüştüm, şu saatte bu kanalda diye. Fakat, izlemek için hiç bi girişimim olmamıştı. Ta ki Ankara’ya gelirken otobüste canım sıkılana kadar.

Tanıdık yüzlerin oynaması sizi filme bi derece daha şans vermenizi sağlıyor. Ya da benim için öyle oldu diyebilirim. 5 tane kafadar arkadaş, hepsinin bi kusuru var. Kimi ot çekiyor, kimi karısını aldatıyor vs. Bunların hepsi halısahada döktüren arkadaşlar aynı zamanda. Filmin sonuna doğru da bir maç ayarlanıyor ve idda yapılıyor bu maç üstüne. Güldüren yerleri var, kurgu yok tabi ki. İzlediğime pişman değilim. En azından yolda 100 dakikamı aldı.

İncir Reçeli

2011 yapımı, başrollerini Sezai Paracıkoğlu ve Melike Güner’in oynadığı aşk filmi. 2011 yılında nasıl bi konu buluyorlar da aşk filmi çekebiliyorlar diye merak ettim, izleyim dedim (Açıkcası yoldaydım ve otobüste başka film yoktu). Metin diye bir arkadaş var. Artık her filmde olduğu gibi bu filmdeki salaş arkadaş bu. Senaryo yazaıyor ara ara. Buna bağlı olarak  saçlar dağınık tabi, dünya umrunda değil vs. Bi şekilde Duygu diye bi kızla tanışıyor ve aşık oluyor. İşte kız da aynı kafadan, telefonunu vermiyor, özgürlüğümüzü kısıtlamayalım falan. Derken kızın hasta olduğunu öğreniyoruz. Birden uzaklaşıyor Metin’den. Sonra kızın AIDS olduğunu öğreniyoruz. Tabi buralarda hep böyle duygusal müzikler, acıklı konuşmalar ama çok etkilendim diyemem.

Bi gün bizim Metin kızı takip ediyor ve adresine ulaşıyor. Kız evde yokken kapıyı kırıp bi giriyor, yaşlı bi amca yatak döşek. Ağızda maske, kolda serum. Tabi jönümüzün aklına hemen ne geliyor Duygu’ ya hastalığın nasıl bulaştığı. Kızın günahını alıyor, arada triplere giriyor evden çıkmıyor falan. Gerçek ortaya çıktığında da iş işten geçmiş oluyor.

Meğer kızın hastalanma sebebi sizin de aklınıza ilk gelen şey değilmiş, meğer orada yatan eski sevgilisi değil babasıymış. Meğer kıza hastalığı bi titan gibi babadan anneye, anneden de kıza şeklinde bulaşmış. Ama bizim Metin bunu öğrendiğinde öyle bi şaşırıyor ki sanki AIDS in bi milyon tane bulaşma şekli var. Ya… töbe töbe anladınız işte, ya da anneden. Bu kadar basit bir olaydan film yapmayı başarmışlar, bunu takdir ettim.

Eminim filmin hastası olanlar 3 5 defa izleyenler vardır. Ama ne yalan söyliyim yol bitsin diye katlandım resmen.

İskender

Elif Şafak’ın son kitabı. Daha önce çıkardığı kitapların başarısından mıdır bilmem, çok büyük bir hevesle başladım okumaya. İşler iyice dallandı budaklandı. İçimden geçirdim ki “yine on numara bağlamıştır”. Malesef olmadı. Hani filmlerde olur ya en heyecanlı yerinde elemanın teki uyanır ve her şeyin rüya olduğunu söylerler. İşte bu kitap da onun gibi. Oku oku, en son desinler ki aslında felancayla filanca karışmış.

Bir ailenin soy ağacı ile başlıyor kitap. Kitaptaki bölümler soy ağacındaki kişilerden alıyor ismini. Bir Pembe isimli bölümü okuyorsunuz, bir Yunus. Ordan İskender’e atlıyorsunuz vs. Tesadüflerin olduğu, dramatik bir hali alıyor kitap ilerledikçe. Elif Şafak’ın ilk kitabı olsa iyiy bir başlangıç diyebilirdim ama piyasadaki son kitabı oluğu için tam bir hayal kırıklığı demek zorundayım.