Karakter
1997 de çekilmiş Hollanda yapımı bir film. İsmi bizim bildiğimiz karakter. Artık kim kimden almış bilemiyorum. Oscar almış bir film. O sene en iyi yabancı dilde oscar ödülünü kazanmış. Sanırım başka film çekilmemiş o sene. Arkadaş bu oscarı neye göre veriyorsunuz. Ne on numara oyunculuk var ne de hikaye, kurgu. Hadi ben anlamıyorum filmden ama değerli sinemasever arkadaşlarımdan da aynı yorumları aldım. Yok Ömer sende sorun yok film gerçekten kötü dediler. İçim bi rahatladı vallaha.
Gayrimeşru bir çocuğun babası ile olan çekişmesini anlatıyor film. Bir anne var düşman başına. Film boyunca sayılı kelime konuştu. Çocuk desen ayrı bir telden çalıyor. Baba yargıç, atarlı bi dayı. Öyle karışık bir ilişkileri var. Adamın ölümü ile başlayan film, olayın aydınlanması ile son buluyor. Çok bi olayı yok yani. Ben kendimi feda etmiş olayım, siz izlemeyin sakın. Bi tarafta oscar komitesi bir tarafta ben karar çok basit olsa gerek.
Love Me If You Dare
Sırf Marion Cotillard için defalarca izlenebilecek bir film. 2003 de çekilmiş, bunca zaman nasıl olur da benim gibi bir sinema eleştirmeni bu filmi izlemez hayret doğrusu. Çocukluk aşkı iki çocuğun küçüklükten beri süregelen bir oyunu üzerine film. Kutuları var bir tane temsili. Bizim lades kemiği gibi. Kutuyu karşısındakine veren ondan bir istekte bulunuyor. Bizim şişe çevirmedeki gibi yok şunu öp, buna seni seyorum de, felancayı gıdıkla, on bardak su iç vs gibi saçma istekler değil; izlerken eğlendiren, en sonunda da hüzünlendiren istekler oluyor.
Ne kahkahalara boğulacaksınız ne de gözyaşlarınız sel olup akacak. Her ikisinden de kıvamında bir tat alacaksınız. İzlediklerinizden etkilenip sakın uygulamaya kalkmayın. Filmde taksinin üstünde öpmesini istiyor arkadaş, diğeri de yapıyor. İstanbul’da böyle bir isteğe arkadaşınızdan önce taksinin sahibi cevap verebilir.
Biz şişe çevirmeye,yandakini öpmeye devam.
The Score
Rahmetli Marlon Brando’nun son filmlerinden. 2002 yapımı bir hırsızlık hikayesi. Bi yaşlı kurt var, Robert de Niro bir de genç yetenek Edward Norton. Paha biçilmez bi asa var, onu çalmak için hazırlanan bir plan. Başka da bi .ok yok. İki saat boyunca yok şurdan gircez, burdan çıkcaz. Sen önü kolla, ben içerden yönlendircem seni vs. Filmin sonunu tahmin etmek çok da imkansız değil. İki taraf da birbirine itelemeye çalışıyor, tabi ki kazanan yılların tecrübesi ile Robert amcamız.
Filmin en beğendiğim yanı ise Edward Norton’un engelli bir temizlikçiyi oynaması. Bir an tedavi görüp sonradan bu hale geldiğini düşünmedim değil. Adamın içinde bi keto varmış da haberimiz yokmuş.
Öyle çok etkileyici, akılda kalıcak bir film değil. İzlerken uyuyakalma ihtimaliniz çok yüksek. Eğer benim gibi dayanabilirseniz sonunu izleyip kendinizi kandırmak için bi bahaneniz olur. “İyi ki izlemişim on numara sonu varmış” diyebilirsiniz, ya da daha mantıklısını yapıp uykuya yenik düşüp ertesi sabah arkadaşınızdan dinleyebilirsiniz sonunu. Seçim sizin.
Arı Kovanına Çomak Sokan Kız
Bir kitap ismi bu kadar mı saçma olur arkadaş. Birebir çevirmek zorunda mısınız sanki. Yok ütü yapan kız, yok yemek yiyen kız.. İsim yüzünden önyargı ile başladım kitaba. İlk iki kitabın aksine aksiyonu daha az işi sonuca bağlama kitabı olmuş. Lisbeth kızımız herşeyden aklanıyor normal bir hayata kavuşuyor. Kitap tamamen bunun üzerine kurulu. Tabi arada Mikael boş durmuyor. Dava savcısı, avukatı, katibi,polisi önüne kim gelirse bu konuyu detaylı bir biçimde konuşuyor. Konuşmalarda hep Mikael’in evinde bitiyor nedense. Bu görüşmeler sonuçsuz kalmıyor, kötülük yapa cezasını çekiyor. STV de yayınlanmış bir hikayeye dönüşüyor kitap birden. Lisbeth’e karşı oluşan her türlü haksızlıklar sahibini buluyor ve başına bela oluyor. Üçleme kaliteyi giderek düşürmüş diyebilirim. Neyse ki dürdüncü kitap yok, ya da var ama bizimkiler ne yapan kız olarak çevireceklerini düşünüyorlar hala.
Neyse bir seriyi daha bitirdik, dediğim gibi aksiyon az bu kitapta. 800 küsür sayfa ama isteseler 100 sayfada da işi bitirebilirmiş. Olan olgulardaki dayılara oldu. 5 liraya 2 kilo kitap satmak zorunda kalıyorlar. Okumak için acele etmeyin, kenarda dursun. Bi ara okusanız da olur.
Walk on Water
2004 İsrail yapımı bir film. Başrolde Lior Ashkenazi isimli bir oyuncu var. Filmin ilk sahnesi Eminönü’nde bir vapurda geçiyor. Arkadaki müzik ise Gökhan Özen. Bizimle tek alakası bu. Filmin geneli İsrail-Alman olayları hakkında. İşte israilli bi arkadaş görevlendiriliyor eski bi nazi komutanını bulmak için. O eski komutanın torunlarından biri İsrail’de. Bir şekilde onlarla iletişime geçip amcaya ulaşıyor. Ama öldüremiyor. Neymiş eşini kaybetmiş de artık öldüremiyormuş. Örnek insan olduklarını vurguladıkları bir başka film. Neyse siyasete fazla girmeden biraz daha film hakkında konuşalım.
Amcanın torunlarından biri ipne afedersiniz. Bizim ajana yazıyor ama Allah’tan istediğini alamıyor. Aslında diğer torun da (kız olan) ajana yazıyor. Ama görev icabı pas vermiyor tabi. Filmin sonunda bi bakmışsınız çocukları olmuş. Kız torun ile tabi. Öyle geçmişe bi sünger çekmişler kardeş kardeş yaşıyorlar. Ne diyelim Allah bozmasın.
Payback
1999 yapımı Mel Gibson filmi. Aksiyonu olan kurgusu başarılı bi film. Mel abimiz kendisine atılan bi kazığın hesabını soruyor. Parasını geri alabilmek için mücadele ediyor. Filmde hiçbir olay boşa değil. Ya adam otele girmişti ama çıkmadı, ee kıza ne oldu, o silah o kadar mermi alıyor mu? gibi sorular olmuyor film bittiğinde. İlk andan itibaren birbirini takip eden olaylar başlıyor, bu da izlenebiliteyi arttırıyor. İzlemek için geç kalmışım, siz de daha geç kalmadan indirin izleyin, pardon DVD sini satın alın öyle izleyin.