Friends
Sonunda bitirdim. Bazen günde 10 bölüm, bazen öğle araları 3 bölüm, bazen otobüste bazen uyumadan önce bazen de yemek yerken. Dile kolay 236 bölümlük ve 10 sezonluk bir seri. İstisnasız dizi izliyorum diyen herkesin övdüğü, tekrar tekrar izlediğini iddia ettiği bir seri Friends. 2-3 sene önce başlamıştım aslında. Bir kaç bölüm izledikten sonra devam edemedim. Komedi anlayışı bana çok uymuyordu. Sürekli bi gülme efekti. Her sözde bi şaka yapma çabası. Tekrar başlama sebebim ise artık baskılara dayanamamam. Nasıl olur da senin gibi birisi bu diziyi izlemez, nasıl olur da bu zamana kadar bitirmezsin, keşke senin yerinde olsam Friends’i ilk sefer izlediğim günleri özlüyorum bla bla..
Senden Bana Kalan
Hayatımda çok kötü film izledim, yarısında çıktığım filmler oldu, ışıklar kapalı diye arkadaşlarım film izliyorken uyuduğum oldu ama bu kadar acı çektiğimi hatırlamıyorum. Filmin orjinali kore yapımıymış. Adı da A Millionaire’s First Love. Orjinali nasıldır bilmiyorum ama bu hali gerçekten ömrümden ömür aldı. Oyunculuk çöp, senaryo çok bayağı, uyarlama leş. Emeğe saygı mantığı ile çok fazla bir şey demek istemiyorum ama gerçekten çok kötü. Gerçekten çok başarısız. Hiç konusundan oyuncularından bahsetmeyeceğim. Çok bile yazdım hatta.
Bi kere daha yazmadan geçemeyeceğim, gerçekten çok kötü, keşke zamanı geri alabilsem o derece..
The Fault in Our Stars
Bu sefer başta söyleyeyim, film başarılı gönül rahatlığı ile izleyebilirsiniz. Konusu biraz üzücü ama yüzünüzde tebessüm bırakmayı da başarmışlar. Başrollerde Shailene Woodley ve Ansel Elgort oynuyor. Filmdeki adları da Hazel ve Gus. Bu iki arkadaşın ortak noktası maalesef ikisinin de kanser olması. Hazel kendini insanlardan soyutlayan hayata küsmeye yakın bir yapıya sahip, Gus ise tam aksine hayatı dolu dolu yaşamanın peşinde. İkili kanser hastalarının yaptığı bir toplantıda tanışıyor. Önceleri Hazel soğukluğunu devam ettirmeye çalışsa da Gus’ın ısrarlarına dayanamayıp hayatı yaşamaya başlıyor.
Vicky Donor
Yoğun iki haftadan sonra sonunda Ankara’ya döndüm. Tabi izlediğim filmleri yazma fırsatı bulamadım yaban ellerde. Uzun zamandır hint filmi izlemiyordum ama vaktimde çok yoktu ben de kısa bir şeyler izleyeyim dedim. Elimde hint filmlerinden en kısası da buydu. Film hiç bir işe yaramayan Vicky’nin hikayesini ele alıyor. Vicky öğlen kalkan, yanından eşyalarını çaldıran ama farketmeyen bir karakter. Dünya çok da umrunda değil. Ama onun da “ben de varım” dediği gün geliyor.
The Man from Earth
Bilinmeyen ama efsane filmler adı altında küçük bir araştırma yaptım. Zaman zaman ismi duyulmamış ama güzel filmler denk gelmiyor değil. Bir kaç listede bu filme rastladım. Puanı da iyi olunca izlemek şart oldu. Öyle aman aman bir beklentim yoktu ama içten içe güzel bir film diye de düşünmedim değil. Peki ne oldu? Aslında ara ara yaşadığım başkaları için sanat eseri benim için vakit kaybı olan filmler hanesine bir yenisi eklendi.
The Book Thief
Nazi dönemi Almanya’sında geçen bir başka film. Bu konudaki filmler genelde şiddet içerikli oluyor. Ya da benim izlediklerim öyleydi. Bu film diğerlerinden farklı olarak o dönemdeki fiziksel zulmü değil duygusal zulmü ele alıyor. Bi insana fiziksel zarar vermek istendiğinde ağız burun kırıyorlar, işkence ediyorlar en nihayetinde de öldürüyorlar. Bu tipik nazi filmi senaryosu dediğim gibi. Ama siz bir insana mutlu olduğunda gülmeyi mutsuz olduğunda ağlamayı yasaklıyorsanız işte esas zulüm bu. Tabi her insanın başında bir asker beklemiyor. Güldüğünde ya da ağladığında tut getir demiyorlar. Bu da ayrı bir durum zaten. Kendi evinde bile gülemiyor insanlar aman biri duyar da bi şekilde askerlerin kulağına gider başımıza iş açarız diye. Biraz da filmden bahsedelim.