Narcos

5 günlük tatilde boş durmadım tabi ki. Önceden planladığım sayıya ulaşamadım ama yine de iyi işler başardım diyebilirim. Bu diziyi daha önce de görmüştüm ve bütün bölümleri bir arada izleyeyim diye tatili bekliyordum. Öncelikle şunu söyleyeyim, HBO’dan sonra artık Netflix’de ne yapsa izlerim. Zaten House of Cards’dan dolayı kendilerine yüksek sempatim vardı. Bu diziden sonra bendeki yerlerini iyice perçinlediler. Artık reklam çekseler alırım kahvemi izlerim.

Death at a Funeral

Bir sonraki yazım olacak olan Narcos dizisine ara vermiştik. E bu arada da boş kalmayalım bari deyip bu filmi izledik. Her ne kadar puanı 7’nin üzerinde olsa da İngiliz yapımı olması endişelendirmişti beni. Hem adamların konuşmasına hem de mizah anlayışlarına bir türlü alışamadım. Hadi dil zaten onların o konuda çok söz hakkım yok ama film konusunda 40 fırın yemeleri gerekiyor. Bakın 40 fırın ekmek değil o fırınları yemeleri gerekiyor ki gerçekten komik bir film çeksinler. Neden ara verirsin ki dizi izlemeye. Zaten on numara akıyordu dizi. Neyse filmden bahsedecek olursam.

1984

İlk defa 1949 yılında basılmış bu kitap. O zaman anlattıkları ne derece kıymetliydi bilmiyorum ama içinde bulunduğumuz dönem için çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Zaman ve mekan bağımsız kitapta geçenler her ülke, her toprak parçası için geçerli. Kitabın geçtiği dönem 1984 yılı. Gerçek 1984’den farklı olarak herkesin attığı adımı izleyen, söylediği sözleri kaydeden hatta aklından geçeni bile anlayan sistemler var. Sabah uyandığınızda evinizdeki tele ekran size neler yapmanız gerektiğini söylüyor. Eğer yanlış bişey yaparsanız kodunuz ve adınızla beraber fırçayı yiyorsunuz ekrandan. Bu ekranlar hep bilindik yerlerde değil, bazen bir duvara gizlenmiş bazen bir dolaba. İnsanlar aldıkları nefesin, hatta gördükleri rüyanın hesabını vermeye koşullandırılmış durumda.

Southpaw

Bir filmden bir tane çekince neden yetmiyor anlamıyorum. Aynı senaryoyu farklı oyuncularla çekmek nasıl bir zevk çözemedim. Cinderella Man filmini hemen herkes izlemiştir. Oradaki hikaye gerçek hikaye olduğu için gerçekten çok etkileyici bir film. Bu filmde ise bi biyografi durumu yok. Ama gelişmeler hemen hemen aynı. Çok iyi bi boksör, bazı sebeplerden ötürü herşeyini kaybediyor. Ailesinde sorunlar oluyor. Ama azmedip tekrar en tepeye çıkıyor. Film bu kadar. Kadronun Jake GyllenhaalForest Whitaker ve özellikle Rachel McAdams‘dan oluşması beni heyecanlandırmıştı ama tam bir klişe çıktı film.

Bunu izleyeceğinize Cinderella Man’i tekrar izleyin derim.

Me and Earl and the Dying Girl

Filmden bahsetmeden önce bazı konulara parmak basmak istiyorum. Filmi izlediğim akşam hiç de mütevazi olamayacağım alanlardan bir tanesini gerçekleştirdim ve arkadaşlara yemek hazırladım. Saatlerimi verdiğim yemek dakikalar içerisinde tükendi. Buradan gerçekten de başarılı olduğum sonucunu çıkartabilirim sanırım. Film de geceyi noktalamak için iyi olur dedik. Ne izlesek, 6 kişiyiz herkesin izlemedi bir film bulmak zor derken bu filmi gördüm. Tabi hemen yorumlara bakıldı. Kimi ergen filmi demiş, kimi klişe kimileri de hüngür hüngür ağladık demiş. This is the riks dedik ve filmi açtık.

The Drop

Rahmetli James Gandolfini‘nin son filmiymiş. Bu filmin çekimlerinden aylar sonra vefat etmiş. Keşke kendine yakışan bir son yapsaymış. Böyle esip gürlediği kimseye eyvallahı olmayan falan. Tabi başrolde olmaması bi nebze olsun bu üzüntüyü azaltıyor. Başrolde ise yine vur kır parçala mantığı ile alışık olduğumuz Tom Hardy var. O da olabildiğince sakin bir karakteri canlandırmış. Film boyunca bu sakinliğini ne zaman kaybedecek birilerine kafa göz girecek diye bekledim. Bir de Ejderha Dövmeli Kız olarak tanıdığımız Noomi Rapace var filmde. Ama öyle kilit bir rolü yok bana kalırsa.