The Chorus
Orjinal adı Les choristes, anlayacağınız üzere Fransız yapımı. Belki de bugüne kadar ki en kısa yazı olacak. Klasik Mahmut Hoca filmi. Aksi öğrencileri babacan bir öğretmen yola getiriyor. Bunu yaparken de muziği kullanıyor. İki oskar adayıymış, puanı da 7,9. Bugüne kadar izlediğim en overrated filmlerden.
Vakit kaybı izlemeyin, açın bi kardelen hikayesi okuyun çok daha güzel..
Taxi Driver
Yıl 1976 ve Robert De Niro genç. Hem genç hem de zayıf, çöp gibi bişe. “are you talking to me” repliğini yıllardır duyuyordum, bu filmde ve de niro tarafından da söylendiğini biliyordum ama izlemek nasip olmamıştı. Öncelike şunu belirteyim, De Niro’nun oyunculuğu bugünkinden kat kat daha iyi. Aynı durum bana sorarsanız Al Pacino için de geçerli. Yaşlandıkça kabiliyetleri azalmış bence. De Niro burada sorunlu bir taksiciyi canlandırıyor. O kadar iyi canlandrıyor ki ekrandan çıkıp bişeler yapacağını düşünüyorsunuz. Tabi bu gerçekçiliğin tek sebebi oyunculuk değil kaliteli ekranda izleyince böyle oluyor demek ki (thanks to dr.).
21 Grams
Bu tarz kadrolar zor bir araya geliyor. Sean Penn, Naomi Watts ve Benicio Del Toro. İsimlere bakınca oyunculuğa doyuran bir film olduğunu anlıyoruz. Tabi herşey oyunculuk değil, ortada güzel bir senaryo da olması lazım. Bu konuda ise oyuncular kadar güçlü olamadığı söyleyebilirim. İlk dakikadan itibaren geçmiş, bulunulan zaman, gelecek ve hayal kavramları var. Sürekli bi ileri bi geri, bi hayal bi gerçek durumlar gösteriliyor. Haliyle herkesin aklına Memento filmi geliyor. Tabi Memento bu alanda Messi olduğu için bütün benzerleri kötü eleştiri alacaktır. Yine de bi Hasan Üçüncü diyemeyiz 21 Grams filmine.
Ne le dis à personne
İngilizcesi Tell No One olan bir fransız filmi. Uzun zamandır film izlememiştim. Ramazandı bayramdı derken ara vermiş oldum. Dönüşümüz de bu filmle oldu. Film biraz iyi olsun diye bara aradığımızı söyleyebilirim. Listelere girildi, yorumlar okundu ve bu filmde karar kılındı. Filmde François Cluzet başrolde. Adını yazında tanınması kolay değil tabi. The Intouchables filmindeki tekerlekli sandalyedeki kişiyi oynayan aktör. O film nasıl bir etki bıraktıysa, bu filmi izlerken bile defalarca kez aklıma o filmden sahneler geldi. Bu filmde ise aksiyonun ortasında kendisi.
St. Vincent
Bazen tam da istediğim gibi filmler denk geliyor çok mutlu oluyorum. Bu film de tam o kategoride. İftar sonrası hatta sahura doğru bir vakitte sadece vakit geçirmek için bir film arıyorduk. Uyutmayacak, çok uzun sürüp yormayacak bir film lazımdı. Öyle de oldu. Filmin hikayesi çok basit. Bir çocuk ve yaşlı bir adamın arkadaşlığını anlatıyor. Tabi bu arkadaşlık filmin ilk dakikasında başlamıyor. Anne çalıştığı için çocuğuna göz kulak olsun diye yaşlı komşusu ile anlaşıyor. İlk önce sadece ticari düşünceyle başlayan ilişki daha sonra arkadaşlığa dönüşüyor.
Better Call Saul – 2
İlk sezon bittiğinde içimde bir heyecan bir boşluk oluşmuştu. Bu durum ikinci sezon bittiğinde daha da büyüdü. Bunun sebebi dizinin giderek Breaking Bad’e yaklaşması. Dizinin başından beri Soul ve Mike var zaten. Gerçi henüz Saul olmadı ama olacak. Bunlara ek olarak ikinci sezonda Tuco, Salamanca ve Salamanca’nın yeğenleri işin içine girince bir an WW’ın ya da Pinkman’ın bir yerlerden geçeceğini düşünmedim değil. Bu heyecanımdan ötürü biraz sağda soldaki yorumları okudum. Haliyle öncelikle Gus’ın diziye gireceğini gördüm. Zaten mantıklısı da bu.