Od

İskender Pala kitapları serisinde 4. oldu sanırım. Tarz olarak Efsane ve Şah&Sultan’a benzeyen kitap Yunus Emre’yi anlatıyor. Okumaya başlamadan aslında daha farklı şeyler düşünüyordum. Ben Yunus Emre’nin şair yönüne çok daha fazla vurgu yapılacağını, şiirlerinden çok daha fazla örnekler okuyacağımı düşünüyordum. Ancak kitap Yunus Emre’nin daha çok şair olana kadar ki kısmı ile ilgilenmiş. Kimilerine göre böylesi daha iyi olmuş. Bence de daha iyi olmuş olabilir, sonuçta sene 1200-1300 de olsa bi insan meşhur olduktan sonra onu herkes tanıyor. Biz bu kitapla bu dönemin öncesini öğreniyoruz.

House M.D.

Uzun çalışmaların ardından bitirdiğim dizinin yazısını sıcağı sıcağına yazayım istedim. 176 bölüm izlemişim bu diziyi, ortalama bir hesap yaparsak 45 dakika çarpı 176 eşittir 40 yok pardon 7920 dakika ya da diğer bir deyişle  132 saatimi harcamışım. Ne oldu peki bu 132 saatte aslında değişen hiçbirşey yok dizide. 176 bölümde 176 hastalık tedavi edildi. Lupustur, MS’dir, evlerden ırak kanserdir hepsini gördük. Her bölümde de aynı olay. Bir dava ortaya konuluyor. Doktorlar tahminlerini yapıyorlar. İlk yapılan tahminler tabi ki tutmuyor. Denemeler testler istenilen sonucu vermiyor. Bölüm sonlarına doğru da mucize doktorumuz House olayı çözüveriyor.

Efsane

İskender Pala’nın bir başarılı bir de başarısız kitabınından sonra son kitabına göz atak istedim. Başarılı olup olmaması tabi benim görüşüm ama açıkçası diğer yorumlara baktığımda da yalnız olmadığımı gördüm. Bu kitabın tarzı Şah ve Sultan’a benziyor. Tarihi bir olayı hikayeleştirmiş. Tabi kaçınılmaz aşk hikayesi de mevcut kitapta. Kitabı bitirdikten sonra şu kanıya vardım: İskender Pala’nın bu tarz kitaplarını seveceğim. Tarihi kişileri olayları ele alış tarzı gerçekten başarılı. Hatta şuan “Od” kitabını okuyorum. Düşüncelerimde haklı olduğumu okuduğum kadarıyla Od da gösterdi bana.

A Good Day to Die Hard

Die Hard serisine olan saygımdan izlediğim film olmaktan öteye gidemedi. Üstat yaşlanmış tabi öyle eskisi gibi atlayıp zıplayamıyor. Buradaki açığı da araba parçalayarak gidermeye çalışmışlar. Aslında böyle bodoz kötülemem filmi ama niyeyse girizgah yapmadım bu sefer.

The Station Agent

Başrollerde Game of Thrones’tan tanıdığımız  , komedi filmlerinde genelde yan rollerde olan  ve benim hiç bir yerden tanımadığım . Filmi biraz araştırınca amerikan bağımsız sinemasının başarılı örneklerinden şeklinde yorumlar okudum. Açıkçası bağımlı sinema ya da bağımsız sinema olması benim için çok birşey ifade etmiyor. Ben filmden ne almışım ona bakarım. Bu filmde izledikten sonra başarısızmış diye düşünüp daha sonra sakin kafayla tekrar düşündüğümde “aslında o kadar da kötü değilmiş” diye bir görüş oluştu bende.

Michael Clayton

Ramazana girdik şöyle adam akıllı bir film izleyemedik arkadaş. Zaten hafta içi film izlemek yalan oldu. Bu aralar sadece hafta sonu film izliyorum. Bu yüzden izlediğim filmin bir haftalık boşluğu doldurması gerekiyor. Peki bu film bu boşluğu doldurdu mu? Tabi ki hayır. Boşluğu doldurmakla kalmadı, bir o kadar daha boşluk oluşturdu diyebilirim.